16 Ocak 2011 Pazar

İskeledeki Kayık

Şehrin uğultusuna yağmur damlalarının şıpıltısı, martıların çığlıkları, kedilerin inlemeleri eşlik ediyor bu sabah.
Çıkmamalı belki de evden .Bir film izlemeli.
Çocukluğumuzun pazar sabahlarının tek kanallı televizyonundan izlediğimiz, siyah- beyaz ama küçücük dünyamıza renk katan o filmlerden bulmalı.
Çocukluğun hayaller ve umutlarla dolu dünyasına dönmek mümkün mü!
Nerde içinde çıtır çıtır odunların yandığı, üstünde çaydanlığın fokurdadığı o soba?
Nerde buğusuna resimler çizdiğim denize bakan pencere?
Nerde geleceği merakla bekleyen geçmişim?



30 ocak 2011 pazar


Her gün yeni bir karar alıp, gün bitiminde daha yeni bir kararla vazgeçiyorum.
Kararsızlık denilemez buna. Çok kararlı olmaktır hatta!

Ne çok zaman geçmiş böyle?

Kediyi merak öldürür derler.
Merakı ne öldürür peki?

Ben neyi merak ediyorum, nerede merak ettiklerim?
Merak ettiğim, merakla beklediğim hiç  bir şey yok mu sahi?...

Belki de kedi ölümü merak ediyordu!

15 Ocak 2011 Cumartesi

Beşir'le Vals

Savaş Kaşıtı bir Belgesel Animasyon   olarak, Ari Folman'ın kişisel deneyimlerinden yola çıkmış Beşir'le Vals.
Anlatım dili ve kurgusu olarak gerçekten çok etkileyici bir film... Ari Folman’ın gerçek görüntülerle kameraya aldığı film, bir sonraki aşamada profesyonel sanatçılar tarafından elle çizilmiş. Ama çizim tekniği olarak bakılır ise, naçizane görüşüm yine yakın tarihe bakış açısıyla benzerlikler yakalayabileceğimiz, kıyaslama yapmaya uygun bulduğum, Persopolis'in tarzının daha sembolik ve daha sade oluşuyla daha etkileyici olduğu. Beşir’le Vals’te fazla detay çizimlere boğulmanın yer yer geveze görüntüler yarattığını ve rol çaldığını düşündüğüm oldu.

Bununla beraber film, söylemek istediğini gerçekten çok başarılı bir anlatımla söylüyor. Söyledikleri yeterli mi, işte orası çok tartışılır.

Ari Folman, 19 yaşında 1982’de Beyrut’a giren İsrail ordusu ile İsrailli bir asker olarak savaşa katılıyor. Ancak 20 yıl sonra Sabra ve Şatilla Filistin Mülteci Kamplarında yaşanan katliamı hatırlamadığını, katliamda nerde olduğunu bilmediğini, orda olup olmadığından emin olamadığını, yıllardır görüşmediği bir arkadaşının savaşa dair gördüğü rüya ve halüsinasyonları kendine anlatmasıyla fark ediyor.

Sonrasında da, beraber savaştığı arkadaşlarını ve o süreçte bir arada olması muhtemel insanları arayıp bulup hafızasını tazeliyor. Hayatının o dönemine dönüşüyle, psikanalitik yöntemlerin de yardımıyla savaşta olma halini çözümlemesini, kendini temize çıkarmak için unutmanın, sorumlu olunandan kendini ayrıştırarak kaçmanın, bilinçaltına itmenin ve o bilinçaltının bir şekilde kusuşunu aktarıyor. Bu noktada toplumsal hafıza kaybıyla da aktarılanları örtüştürüyorsunuz.

İşte bu kendini ayırma, kendini sorumlu hissetmeme duygusunun vurgulanması noktasında çok başarılı ve etkileyici. Bu kaçışı bizler de her daim kullandığımızı bildiğimiz için, yabancı olunmayan bir duygu olduğu için. Ancak o zaman rahatlayabildiğimiz için.

Unutma biçimleri geliştiriyoruz çünkü unutulan, örtbas edilen şeyleri hatırlamak, sadece geçmişimize değil, bugün edindiklerimize dair de bir tehdit oluşturur. Çünkü hatırlamak yıkmayı da gerektirir. Oysa bugün sahip olunanlardan vazgeçemediğimiz için unutmayı ve de görmemeyi tercih ederiz.

Film bittiğinde biraz karmaşık bir duyguya kapılıyorsunuz, bu kadar sorgula, vicdanınla hesaplaş, evet ben de Sabra ve Şatilladaydım, orada olanlara göz yumduğum için suçluyum de, ama bak işte asıl suçlu Falanjistlerdi, kıyımı onlar yaptı, diyerek sonlandır. İşte bunu kabullenemiyorsunuz.

İsrailde ve İsrailli olarak yaşananlara suç ortaklığının sadece Sabra ve Şatilla için olmadığını,60 yıldır süre gelen bir savaşın, haksızlığın sorgulamasının da yer alması gerektiğinin ihtiyacını hissediyorsunuz. Kaldı ki Sabra ve Şatilla da olanın sadece Falanjistlerin bir kıyımı ve İsrail devletinin de buna göz yummasına indirgenmesi de kabullenilemez. İşin doğrusunu aktarmak, İsrail Ordusunun Falanjistlerin de yardımıyla Sabra ve Şatilla’da korkunç bir katliam yaptıkları olsa gerek.

Bununla beraber filmin bütününde, psikolojide kendini ayrıştırma denilen durumdan, bunu insanın kendini savunma mekanizmasıyla gelen, günlük hayata devam edebilmeye yönelik bir çözüm olduğundan bahsedilmiş olması bir nebze olsa da şunu da içeriyor, bakın ben yine aynı metodu kullandım, böyle ayrıştırdım, yine kendimi temize çıkardım ve biz insanlar hep bunu yapıyoruz.

Sonuç, kendini-kendi ırkını olanın dışında tutmak, görece daha iyi bir fotoğrafa yerleştirmek, gerçeklerle tam anlamıyla yüzleşmekten kaçınmak oluyor.

Düşünsel-tarihsel anlamda reddedilebilecek birçok şeyi içerse de, esas sözü maalesef, İsrail, kuzey şehirlerinin yıllarca bombalanmasının nedeniyle Lübnan’ı işgal etti, yani savaşa girmeye mecbur kaldı, ama yine de savaş kötü bir şey olsa da, hepimiz bu kadarcık bile hesaplaşsak, bu kadar da olsa dönebilsek sorumlu ve neden olduklarımıza dedirten, her şeyin daha güzel olabileceğine dair yine de küçük bir umut olarak bakılabilir.

İlave etmek isteyeceğim son bir şey filmin anlatımını güçlü kılan bir öğe olarak, gerçekten çok başarılı bulduğum müzik kullanımı. Nihayetinde, bence evet film savaşın kendisine dair eleştiri getirebilmiş ve kullanılan müzik de savaş psikolojisini ve tüm etkisini yansıtmış. Özellikle etkileyici sahnelerden birini de anmadan geçmeyelim; Frenkel’in Beşir’in dev afişinin önünde savaşa adanmanın, Beşir’in, silahın fetişleşmesinin anlatıldığı filme adını veren vals sahnesi, gerçekten güçlü bir anlatımdı. Dediğim gibi film için Max Richter çok güzel parçalar yapmış, Ari Folman da müzikten nasıl yararlanacağını çok iyi bildiğini ortaya koymuş. Ben hemen bir Soundtrack edindim, tavsiye ederim.

Yönetmen : Ari FOLMAN
Senaryo : Ari FOLMAN
Görüntü Yönetmeni : David POLONSKY
Müzik : Max RICHTER
Yapım : 2008 - İsrail/Fransa/Almanya - 90 dk.
Tür : Animasyon / Dram

HOTEL RWANDA

Yeni bir film değil Hotel Ruanda.

Ama insanlık tapınacak güçlere ihtiyaç duyup, onu korumaya devam ettikçe, hiç eskimeyecek bir hikayesi var.

Güç sahipleri  iktidarları uğruna düşmanlık ektikçe, kendini korumak için yapay farklar yaratıp, yeri geldiğinde de ektiğini  ele alıp daha fazla güç, daha fazla iktidar biçmek istedikçe yok olmayacak.

Egemenler varsa kin ve nefret de var, yaratılan, büyütülen, kendinden başka tarafa odaklandırılmaya hazır.

Nasıl nefret edebilir insan kendinden farklı olandan? Neden öldürür diğerini, başka bir inanışa, etnik kimliğe sahip olduğu için mi? Oysa farklılık denilenin  hepsinin sadece bir etiket olduğunu neden bilemez? Ne denli gerçektir bu etiketler, ne denli gereklidir, neye yarar, kime yarar? Neden yapıştırılmışlardır?

Farklı mıdır gerçekten diğerinden? Nasıl düşünemez ki O da yer, içer kendi gibi. O da ağlar, sever, ana olur, çocuk olur, yaşlı olur, hasta olur, sahiplenir bir şeyleri, acı çeker. O da yaşamak ister ve korkar ölümden.

Nasıl  bir insan Sırplardan nefret ediyorum der? Nasıl der  Müslümanlardan nefret ediyorum? Nasıl belki de hiç tanımadığı, anlamını sormadığı,  O  olmanın ne demek olduğunu bilmediği halde, bir grubu, bir topluluğu, O olmayı nefret  sınıfına alır ve orda tutar. Neden dışlar, diğer olanı, diğer bir canlıyı?

Nasıl tekmelerle öldürür küçücük bir kediyi, çocuğu ve durdurur minicik soluklarını? Savunmasız kalanı, zayıf olanı.
Ya da daha dün sevdiğini, bir arada yaşadığını birilerinin söylemiyle ektiği öfkeyle düşman sayar?
Neden nefrete ihtiyaç duyar?

İşte Hotel Ruanda bu sorulara açılan, soruları açan küçük bir penceredir, tekrar tekrar sorularak izlenildiği, tekrar tekrar cevaplarının görüldüğü. 

Gördüklerimiz aslında çok defa televizyonlarda izlediğimiz, gazetelerde, tarih kitaplarında okuduğumuzdur, komşumuzdan, nenemizden duyduğumuzdur, insan olmakla, kandırılmakla, inanmakla ilgili olanlardandır. Coğrafya değişir, kimlikler değişir, gücü elinde tutanlar değişir, yani sadece etiketler değişir, ama aynıdır işte!

Film  Ruanda Katliamını,1994 yılında Ruanda da yaklaşık 100 gün içinde 1.000.000 Tutsi ve ılımlı Hutu'nun, aşırı uç Hutular tarafından öldürülmesi olayını anlatır.

Nasıl mı başlamıştır bu katliam? Bunun için Ruanda’nın yakın tarihine şöyle bir bakmak gerekir. 1895'te Ruanda,  Alman Doğu Afrikası'nın bir parçası olarak Alman egemenliğindeyken, I. Dünya Savaşı'ndan sonra bölge BM tarafından Belçika mandasına verilir ve Belçika idaresi, Ruandalılara kahve tarlalarında çalışma zorunluluğu, uymayanlar için kırbaçla cezalandırma gibi yeni kurallar getirir.

Ülkede yaşayanların %90'ı Hutu, %9'u Tutsi olsa da, o güne kadar bir arada yaşayan Tutsi ve Hutular birbirlerinden çok farklı görülmüyordur. Belçikalılar, bölgede bulunan azınlıktaki Tutsileri, Hutulara karşı desteklemek amacıyla ırka dayalı bazı ayrıcalıklar verirler.Bunu Ruanda için kontrolün elde tutulmasının garantisi olarak görürler ve Tutsi ve Hutuların aslında ortak olan dil-gelenek-etnik geçmişleri ve kültürleri yok sayılarak, ırksal ayrımcılığa başlanır, Tutsileri Hutulardan üstün tutma siyaseti güdülür.İşe alımlardan hastane,eğitim taleplerine kadar bütün kararları ırksal farklılıklara göre almaya başlarlar. Bu dönemde Tutsiler, Hutulara göre çok daha iyi yaşam şartlarına ve daha iyi işlere kavuşur. Oysa  Ruandalıların  hangi ırktan olduğuna karar verilirken anlamsız kriterler kullanılmış, Tutsilerin daha ince yapılı ve narin bir görünüşe sahip olduğu iddia edilmiş ve uzun boy, güzel görünüm gibi fiziki özellikleri olanlar Tutsi sayılmış ve zengin olanlar da Tutsi olarak kaydedilmiş, böylelikle kin ve nefret tohumları etrafa saçılmaya başlanmıştır. Ve sonunda  Belçika, giderayak  çoğunluk olan Hutuları desteklemiş ve katliama giden süreci başlatmıştır. İşte aslında herşey bu kadar basittir. Sonrasında  barış ve demokrasi dağıtıcıları ise oturup seyretmişlerdir.

Filmin genel çerçevesine gelirsek, bir batılı gibi yaşamaya, batılıların saygısına ve tarzına sahip olmaya çalışan, Hutu kimliğine sahip  Paul Rusesabagina, Belçikalı patronlarına ait olan Hôtel des Mille Collines'in müdürüdür, Tutsi bir kadın olan Tatiana ile evlidir. Katliam daha yeni yeni yüzünü göstermeye  başladığında  saygınlığına, ilişkilerine ve batının kurtarıcılığına inanmaktadır. Kendi ayrıcalıklarına ve ilişkilerine dayanarak başta sadece ailesini kurtarmaya çalışsa da durumun ciddiyetinin farkına varınca kendi ailesinin yanı sıra kurtarabildiği tüm Tutsi ve Hutu mültecileri kurtarmaya çalışır. Film  gerçeklerin yavaş yavaş su yüzüne çıktığı, maskelerin düştüğü,  acının yükseldiği, katliamın başladığı günleri ve otele sığınan insanların hayatta kalma mücadelelerini anlatır. Bu  Paul Rusesabagina ve ailesinin gerçek hikayesidir ama arka planda Ruanda katliamını ve batının ikiyüzlü tutumunu görürsünüz.

Tarihe, dünyaya  ve yaşama yeniden  düşündüren bir bakış atmak isterseniz; iyi anlatılmış,  güzel bir film olan Hotel Ruandayı şiddetle tavsiye ederim.



HOTEL RWANDA
Yönetmen: 
Terry George

Yapımcı:
Terry George,A. Kitman Ho

Senarist:
Keir Pearson,Terry George

Oyuncular:
Don Cheadle,Sophie Okonedo,Ahmed Panchbaya
Nick Nolte,Jean Reno,Fana Mokoena,Joaquin Phoenix

Yapım yılı:2004
Ülkesi :ABD, İngiltere, İtalya,Güney Afrika
Süre: 121 dakika


GİTAR

GİTAR (2008) 

"Bir zamanlar düzgün yürüyen bir kız varmış,
Oysa tamamen aksakmış.
Yeni potinlerinin içinde dimdik yürürmüş,
Ben size söyleyeyim; aslında yalınayakmış.”
Film, Melody içinde kaybolunan kalabalıkların arasında; görülmeden, fark edilmeden, hissetmeden-hissedilmeden ilerliyorken yukarıdaki sözlerle başlar.

Boğazında hızla ilerleyen habis bir tümörün önce sesini kaybettirerek, 2 ay içinde O’nu atomlara ayıracağını, çok sıradan bir durumdan bahseder gibi aktaran doktorunun yanından ayrıldıktan sonra, belli ki bir şok ve idrak edememe hali içinde iş yerine yol alır. Eline kıdem tazminatını tutuşturup, işten çıkaran patronuna sanki doktorundan duyduklarından daha çok isyan eder Melody. Bir sürü değersiz şeyin peşinden giderken asıl kaybettiklerimizi farkına varamayış durumumuzdur bu.

Belki isteyip, istemediğini bile bilmeden tuttuğu şeylerden biri daha avucundan kayıp gider. Aynı gün içinde sevgilisinin kendisini terk etmek üzere olduğunu öğrenmiştir.

Tutunabilecek hiçbir şeyi yoktur ve evine gidip, bileklerini kesmek üzere doldurduğu küvetine uzanır. Bu sefer de jilet ellerinden kaymış ve yerde duran gazetenin kiralık, güzel bir çatı katı dairesi ilanının tam üstüne düşmüştür.

Elindeki tüm nakitle ilandaki kocaman, güzel çatı katını kiralar, kimseye haber vermeksizin ve evinden hiçbir şey almaksızın taşınır.

Bomboş dairede, bomboş yere uzanır. Düşleyebileceğiniz bir geleceğiniz yoksa geçmişi düşlemeniz kadar normal bir şey yoktur. Bu noktada filmde kolaycılık olarak adlandıramayacağımız, yerinde ve dozajında flashbackler kullanılmış.

Bu düşler, Melody’nin çocukluğunda sahip olmayı çok istediği kırmızı bir gitar üzerinedir. Düşlerinden telefonunu bağlamak üzere, dairesine gelen bir görevlinin sesiyle ayrılır. Bir sürü telefon rehberi bırakıp gitmek üzere olan görevliye, telefon rehberinde kendi numarasının yer almasını istemediğini söyler.

Yavaş yavaş soyunmaya başlar, üstündeki tüm giysileri çıkarır, camdan dışarıya atar. Dışarıdakilerin Ona giydirdiklerini, onlara geri vermeye başlamıştır. Artık çıplaktır.

Elinde kredi kartları ve yeni bağlanan telefonuyla baş başa kalmış olan Melody, ilk iş olarak ana karnına dönmek temasıyla tasarlanmış, kocaman bir yatak sipariş eder. Sonrasında evden dışarı hiç adım atmaksızın, kapıya gelen kataloglardan seçtiği ürünleri siparişle, hummalı bir alışveriş içine girer.

Bugüne değin boşa para harcamak olarak gördüğü için cep telefonu dahi edinmemiştir, ama şimdi daha önce sahip olmayı hayal bile etmediği ne varsa edinmek için zamanla yarışmaya başlamış gibidir.

Hiç tatmadığı şarapları, vejetaryen olduğu için yemeyi reddettiği et yemeklerini, adını bile duymadığı tüm lezzetleri dener ve sanki yıllarca aç kalmış gibi büyük bir iştahla tüketir. Özel tasarım aksesuarlar edinir ve onları okşayarak evinde özel köşelere yerleştirir. Yine özel tasarım giysiler alır, onlarla üzerlerinde daha etiketleri duruyorken, tamamıyla kendi istediği gibi yaratmaya başladığı evinde salınarak gezer.

Bu süreçte sadece iki kişiyi görmektedir. Biri siparişlerini eve getiren kargo şirketinde görevli siyah bir adam olan Roscoe, diğeri ise sık sık sipariş verdiği pizzacıda çalışan Cookie adındaki bir kızdır.

Her ikisi de Melody’nin garip gizeminden etkilenmiş ve çekimi altına girmiş gibidirler ve hayatında yer edinmek isterler.

Kısa zaman içinde her şeyin tadına bakmak, hayatındaki tüm açlıklarını gidermek isteyen Melody, şu an yapabileceği, fakat daha önce yaşamadığı ne varsa yaşamakta, denemektedir.

İçinde yaşadığımız tüketim toplumundan bahsederken, o’nu oluşturan düzenin yarattığı aşırı tüketimle birlikte, diğer bir ucu olan tüketememeden de bahsetmek gerekir. Sadece dengesiz dağılımdan, imkânsızlıkların neden olduğu doğal bir sonuç olarak tüketememe halinden bahsetmiyorum; psikolojik olarak da tüketememe…

Pek çoğumuz için, bu düzen içinde öylesine belirsizdir ki yerimiz, kaygan bir zemindedir ki yarınımız, imkânımız dahi olsa sahip olmaya, ihtiyacında olduklarımızı, istediklerimizi erteler ya da vazgeçeriz. Yarın öyle büyük bir boşluktur ki, bolca var olsa bile bugün derin bir nefes almaktan bile korkar bir hale gelmişizdir. Ne zaman geleceğini bilemediğimiz bir yarına erteleriz birçok şeyi. Ve böylece pek çok şey (obje-hayal-amaç); yarın için, belki de yarın hiç ihtiyaç duymayacağımız veya yarın imkânsız olduğu halde saklanmakta, istiflenmektedir.

Bu yüzden Melody’nin çılgıncasına tüketmeye endekslenmiş gibi görünen davranışlarını, geçmişinin ve olmayacak geleceğinin acısını çıkarmaya yönelik bir refleks olarak algılar, anlayamaya çalışırsınız.

Son büyük siparişi çocukluğunda da düşlerini süslemiş olan kırmızı bir elektrogitar ve diğer gerekli amfi, pedal gibi aletler olur.

Yıllardır yolu gözlenen bir sevgiliyi karşılar gibi karşılar kırmızı gitarını, ilk birleşme tutku doludur, bütünleşirler hiç ayrılmak istemezcesine.

Geçmiş yaşamında ne varsa değişmiştir, şimdi sadece istediği şeyleri yaşamaktadır. İstenilmeden yaşanan ilişkiler yoktur, içinde olmak zorunda kalınan durumlar yoktur, yapmakla yükümlü olunan, ama asla yapılmak istenmeyen işler yoktur. Her gün karşılaşılan sefil, ikiyüzlü, çıkar ilişkilerinden, mecburen içinde bulunan her şeyden uzaktadır ve gerçekten onunla olmak istediği için ve O olduğu için onunla olan iki kişi dışında kimse de yoktur hayatında.

Kanserin konaklamak için seçtiği beden ve ruh, aynı beden ve ruh değildir ki artık!

İzleyici olarak yaşamaya devam etmesini istersiniz Melody’nin fark ettikleri ve fark edecekleriyle, değiştirdikleri ve değiştirebilecekleriyle…

Gitar, gerçek bir yaşam öyküsünden yola çıkılarak sinemaya aktarılmış. Menşei nedeniyle baştan, belki doğal bir mesafe koyabileceğim, ama tesadüfen izlediğim bir film. Teması ve başrol oyuncusu Saffron Burrows’ın böyle bir durumu, psikolojiyi çok güzel yansıttığı başarılı oyunculuğu ve yer yer şiirselleştiğini düşündüğüm anlatımı ve de seçimlerimiz, vazgeçtiklerimiz, kaçırdıklarımız üzerine düşündürebildiği için hiç sıkılmadan izlediğim bir film oldu.



Yönetmen : Amy Redford
Oyuncular: Saffron Burrows, Isaach DeBankole, Paz De La Huert
Senaryo    :Amos POE
Görüntü Yönetmeni :Bobby BUKOWSKI
Müzik:David MANSFIELD
Yapım:2008 – ABD - 95 Dk.


Sinemadan Çıkmış İnsan

İki saat sonra kalabalığın içinde, sinemadan bir dar sokağa çıkan sanki başka birisiydi.
 Düşünüyordu: “Çağımızda geçmiş yüzyılların bilmediği, kısa ömürlü bir yaratık yaşıyor.
"Sinemadan çıkmış insan. "
Gördüğü film ona bir şeyler yapmış. Salt çıkarını düşünen kişi değil. İnsanlarla barışık.
Onun büyük işler yapacağı umuluyor. Ama beş-on dakikada ölüyor.
Sokak sinemadan çıkmayanlarla dolu; asık yüzleri, kayıtsızlıkları, sinsi yürüyüşleriyle onu aralarına alıyorlar, eritiyorlar.
 Saatine baktı: Dört buçuğa beş vardı. “Eve gidip okusam.” Durağa yürüdü. “Bunları kurtarmanın yolunu biliyorum. Kocaman sinemalar yapmalı.
 Bir gün dünyada yaşayanların tümünü sokmalı bunlara. İyi bir film görsünler. Sokağa hep birden çıksınlar…”
Kafasından geçene güldü. Duraktakiler dönüp baktılar. Kadının biri kaşlarını çattı. Sokakta kendi kendine sesli gülünemeyeceğini bilmeyen yoktu.
“Ne adamlar be. Güldüysem güldüm size ne?” Duramadı orada yürüdü. Eve gitmeyecek. İçindeki "sinemadan çıkmış kişi"yi öldürdüler.


Aylak Adam ~ YusufAtılgan

(Syf.18)