6 Eylül 2016 Salı

ORDINARY PEOPLE- SIRADAN İNSANLAR (1980)


1980 yapımı film, sonbahar manzarasında Johann Pachelbel'in Canon in D major'ü eşliğinde açılıyor. Yoğun bir hüznü de içinde barındıran güzel müzik ve görüntülerle, yaşamın olağan döngüsünü ve son baharlarını hissettirerek.

Beth ve Calvin'in büyük oğulları Buck'ı bir tekne kazasında kaybetmelerinin ardından, Jarret Ailesinin diğer oğulları Conrad ile yaşama devam etme çabalarını izleriz bu filmde. Böylesine büyük bir travmadan sonra aile yaşantısı normal düzenine dönebilir,  açılan yaralar iyileşebilir mi, yoksa daha büyük yarıklar mı açılır? İşte film bunları masaya yatırır, tahlil eder.

Bu korkunç olayın aile bireylerinin üstünde bambaşka etkileri olduğunu, herkesin bu acıyla farklı bir mücadele içinde olduğunu görürüz.

Calvin, henüz bu evrede yaşamlarının yoluna çabucak giremeyeceğinin bilincinde, başlarına gelenlerden kendisini bir ölçüde sorumlu tutmakta beraber, bu sorunları zamanla atlatacaklarının güvencesini ailesine vermeye çabalamakta ve aile içinde dengeleyici bir rol üstlenmektedir.

Beth için ise önemli olan sağlam durmak ve kontrollü olmaktır. Dışarıdan bakıldığında güzel manzara veren, sarsılmayan, yıkılmayan, iyi yürütülen bir aile yaşantısı ve her şeyin yolunda olduğu bir tablo yaratmaktır amacı. Sosyal yaşam, kültürel aktiviteler, seyahatler; eskiden olduğu gibi yer almaya devam etmelidir Jarret Ailesinin yaşantısında.

Conrad bu olayla ilgili duyduğu suçluluk duygusu ile olaydan yaklaşık 6 ay sonra intihara teşebbüs etmiş, kurtarıldıktan sonra bir akıl hastanesinde 4 ay tedavi gördükten sonra evine dönmüştür.  Eve döneli 1.5 ay olmasına rağmen günlük yaşama katılmayı başaramamaktadır. Annesinin daha çok sevdiğini düşündüğü Buck'ın yerini dolduramamakta, o denli mükemmel olamamaktadır. 

Varoluşsal problemleriyle başa çıkamayan Conrad, psikiyatrist Berger'den yardım almaya başlar. Sorular ve cevaplar, bu görüşmelerde biçimlenmeye başlar. Conrad kontrolü elden bırakmak istememektedir; "Böylece insanlar benim için dertlenmezler" der Berger'e. Hastanede her şey daha yolunda olmuştur. Çünkü orda herkes açıktır, samimidir ve böylece iletişim kolaydır. Bu çıkarımı onu hastanedeki arkadaşlarıyla görüşme seçeneğine yönlendirir. Böylece Karen'le buluşur.  Karen ise hastaneden çıkınca psikolojik destek almaya devam etmemiş ama Conrad'dan daha mutlu, günlük hayata adapte olmuş ve umutlu gözükmektedir. "Kendime gerçekten ancak kendimin yardım edebileceğimi biliyorum"  der. Hastaneyi özlediğini, oraya dönmeyi tercih edeceğini söyleyen Conrad'a; "Hastane hastaneydi, burası gerçek dünya" diyerek dışarıda kendini daha mutlu olmayı sağlayabileceği yönünde telkinlerde bulunur. 

Doktor Berger ile terapilerinin de etkisiyle Conrad annesiyle daha yakın iletişim kurmak istemekte, ama beklediği şefkati görememektedir. Kendisiyle ciddi, temassız, soğuk ve mesafeli olan annesi telefonda arkadaşlarıyla daha mutlu, keyifli sohbetlerde bulunmaktadır. Annesinin Buck ile de ilişkilerinde daha sıcak olduğunu hatırlar geçmiş sorgulamalarında. Hatta annesinin Buck değil de kendisinin kurtulmasına öfke duyduğuna inandığını düşünürüz biz de Conrad'la beraber. Belki de annesi kendisindeki karanlık yanları, Conrad'da da görmekte bu benzerliklerden kaçmaktadır. Yaşadıkları kötü durumun suçlusunun kendisi olduğunu düşünen Conrad'a göre; kendisini suçlamak, başkalarını suçlamaktan kolaydır. Doktor Berger ise "Her olayın bir suçlusu olması gerekmez. Olayın anlamı, olmuş olmasıdır" der.

Conrad'ın Doktor Berger'le terapi süreci, aileyi başka yerlere sürüklemeye başlayacaktır. Bundan sonra aile bireyleri kendi içlerinde hesaplaşmalara girer ve birbirleriyle ilişkilerini, davranışlarını ve geçmişteki olayları tartmaya başlar. Biz de bu keşifleri, bükülmeleri ve yeniye evrilmeyi izleriz.

Senaryo 1976 yılında çıkan ve Judith Guest tarafından yazılan "Sıradan İnsanlar" romanı üzerine dayanmaktadır. Kitabın yayınlanmasından 4 yıl sonra, Robert Redford'un ilk yönetmenlik denemesi olarak filme alınır. Filmin senaryosu ise Alvin Sargent tarafından oluşturulmuştur.
Film, En İyi Film Oscarı da dahil 4 Oscar kazanmış, Timothy Hutton da o zamana kadar Oscar alan en genç oyuncu olmuş bu filmle.

Robert Redford'un yönetmen koltuğundaki bu ilk filmi yapılmış teknik hatalar ve belki de bazılarınca Oscarı alacağı gözüyle bakılan, o yılın önemli ve çok beğenilen filmi "Kızgın Boğa"nın yerine alması nedeniyle çokça da eleştirilmiş.

Bence menü zengin, bu yüzden çatal bıçağın nasıl olduğunun, nereye konduğunun, tabağın biçiminin çok da önemi kalmıyor. Ayrıca zengin menüdeki parçalar güzel pişmiş ve leziz. Sunumun sıralamasında da herhangi bir aksaklık yok, tam da olması gerektiği gibi. Öyleyse Robert Redford'un çaylaklığına bağlanan devamlılık, açılar vs gibi teknik sorunlara çok da takılmamak gerektiğini düşünüyorum.  

Filmde psikolojik atmosfer çok güzel yaratılmış, temel ve yan karakterler gayet güzel oturmuş, oyunculuklar çok başarılı. Karakterlerin iç yolculukları, keşifleri, psikolojik süreçleri çok güzel aktarılmış. Böylece hepsine inanıyor ve kolayca havaya giriyorsunuz.

Yönetmen: Robert Redford
Senaryo:    Alvin Sargent,Nancy Dowd
Hikaye:    "Ordinary People",  Judith Guest
Yapım:      1980 - ABD /  124 Dk.
Tür:           Dram
Müzik:      Marvin Hamlisch

Oyuncular: 
Donald Sutherland
Mary Tyler Moore
Timothy Hutton
Judd Hirsch
Elizabeth McGovern


13 Nisan 2016 Çarşamba

diyez

Ve yeniden güneş çıktı
yaşamaya başladık 
tümden tasalar yok oldu
kız kardeşimi düşündüm
belki giyecek bir paltosu yoktu
benim vardı 
ama palto istemiyordum
korkuyla yaşadık tüm şehir
yaşamaya ve yazmaya devam ederken
kaybolduğumuz yerlerde.